Son
zamanlarda yeni dünyada dillere dolanmış bir cümle var, “… bu şekilde yaşarken, hayat kaçıyor…”.
Nedir
bu hayat kaçıyor safsatası?
Genel
olarak bu sorunun muhataplarının, yoğun bir iş hayatına sahip iş insanlarından,
ülkenin yoğun gündemindeki siyasetçilerden, bu gündemi takip eden gazetecilerden,
sermayenin kontrol ve sömürüsünde ücretli çalışanlardan, hayatlarını
başkalarının yoluna vakfetmiş insanlardan ve hayatta kalmak için emeklerini yok
pahasına satmaya çalışanlardan, alın terleri kurumasına rağmen karşılıklarını
alamayanlardan oluşan gruplara mensup insanlar olduğunu görüyoruz.
Bu
dünya düzeninde özellikle emeğini yok pahasına satmak zorunda olan insanlar maalesef
hayatı kaçırıyorlar, çünkü onlarınki bir seçim değil. Zorunluluk. Hayatta kalabilmenin
tek şartı olan açlıkla mücadele zorunluluğu.
Bunlar
dışındaki gruplara baktığımızda ise hayatın onlara açtığı kapılardan kendi
seçimleri ile geçmiş insanlar topluluğu olduklarını görüyoruz. Çok yoğun bir
çalışma temposunda, zaman zaman kendilerini, zaman zaman ailelerini,
sevdiklerini ihmalle sonuçlanan hayatlara sahipler. İşte bu ihmallere “hayatı
kaçırmak“ diyor yeni dünya.
Peki,
buna üzülmeli miyiz?
Bence,
hayır!
Birincisi,
bu yoğun çalışma hayatı kişilerin kendi seçimleri. Elbette daha önce söylediğim
gibi hayatta kalma mücadelesi verenler, bu konunun dışında. Tabi her zaman dediğim
gibi sömürü de bunun dışında. Hemen “bu dünya düzeninde sömürülmemek mümkün mü?”
sorusunu sorabilirsiniz. Gerçekten sömürülenleri de hayatta kalma mücadelesi
içinde olanlarla koşut değerlendirelim o zaman. Sizin de sorunuza bir cevap
olsun.
Konumuza
dönersek, insanın mutlu olabildiği şeyi yapması, kendi seçimidir. Bir iş
yerinde beyaz yakalı olarak çalışıyorsanız, bu sizin seçiminizdir. İş yoğunluğu
yine sizin seçiminiz olarak düşünülebilir. Verimli çalışma, işi paylaşabilme (delege
edebilme), planlama vb. birkaç yardımcı yöntemle bu yoğunluktan kurtulmak da
yine sizin elinizdedir çünkü. Aldığınız ücret karşılığında oluşturduğunuz
konfor alanınızdan vazgeçerek daha düşük bir ücretle, mutlu olabileceğiniz işi
yapabilmek sizin seçiminizdir.
Veya
bir sermaye sahibi “patron” olduğunuzu varsayalım. Hep daha çok kazanmak
isterseniz, hırsınızdan gecenizi gündüzünüzü işe ayırır, “daha çok, daha çok”
derseniz elbette siz de kendinizi, ailenizi, arkadaşlarınızı ihmal edersiniz.
Veya
bir siyasetçi, bürokrat, bir üst düzey yönetici olduğunuzu düşünelim. Hem de
yönetimde söz sahibi olan. Bu durumda da doğru politikalar geliştiremediğiniz,
doğru yönetim planları ortaya koymadığınız takdirde, her konuda kriz
oluşturabilirsiniz ve kriz oluştuğunda çözülmesi, riski yönetmekten daha zordur
ve bu durumda da yine hayat kaçar ve siz arkasından bakarsınız.
Gelelim
benim asıl değinmek istediğim konuya. Hayatı kaçırmanıza sebep olan şeyin
sonuçları; topluma, ihtiyaç sahiplerine, ailenize veya sizin dışınızdaki bir kişiye
fayda sağlayacaksa ve siz bundan keyif alacak, mutlu olacak, içiniz huzur
dolacaksa, hayatı kaçırmanızda ne sorun olabilir ki?
Düşünün!
Diyelim ki siz muhalif bir siyasetçisiniz. Yönetimde söz sahibi olanların
yanlış politikaları yüzünden, toplumun içinde bulunduğu olumsuzlukları çözmek
için tüm gücünüzle, tüm varlığınızla çalışıyor, mücadele ediyorsunuz. Bu süreç
içerisinde, hiç tatil yapamıyorsunuz, eşinize çocuğunuza vakit ayıramıyor,
çocuğunuzun doğum günlerinden bazılarına kaçırıyorsunuz. Ana babanızı ihmal
ediyorsunuz. Sıralı ölüm olduğu takdirde, sizden önce bu dünyadan ayrılırlarsa,
yaşayamadığınız zamanlar için çok üzüleceksiniz. Örnekleri çoğaltabiliriz.
Hatta çoğaltalım. Film seyretmeyi sevmenize rağmen, uzun zaman film seyretmemiş
olacaksınız. Bir yarım saat denize bakıp, kahve yudumlamamış olacaksınız. Ev
hayvanınızla vakit geçiremeyeceksiniz. Siz siyasete girdiğinizde çocuğunuz henüz
öğretim hayatının başlarındaydı, bir bakacaksınız ki, gün gelecek üniversiteyi
kazandığı şehre uğurlamak için valizini taşıyorsunuz evden. Arada geçen yılları
fark edememişsiniz, yaşayamamışsınız.
Ve
sonuç. Hedefiniz olan şeye ulaşmışsanız, tüm bu kayıplarınıza değmeyecek mi?
Kaçırdığınız hayat, aslında yeni bir hayatın doğmasına sebep olmayacak mı?
Yanında olmadığınız insanlar, sizinle gurur duymayacak mı? Sizden bahsederken, evet
o benim; eşim, babam, yavrum derken göğüsleri kabarmayacak mı? O gururu onlara
yaşatmak, yaşanacak güzel hayat değil mi?
Hadi
siyasetçi değilsiniz de bir doktorsunuz diyelim. Biri gelecek ve elinize
sarılacak, Allah razı olsun diyecek. Evet kızınızın büyüdüğünü göremediniz
belki ama bir insanı hayata bağladınız ve bu sayede kızınız size güvenecek,
gurur duyacak.
Ya da bir yöneticisiniz. Öyle bir yönetim sergilediniz ki hem patronu hem de çalışanı gözeterek; bunun için çok çalıştınız, kafa yordunuz, hayatı kaçırdınız ama verimlilik arttırdınız, kâr arttı, çalışanlara yansıdı bu gelir artışı. Hem patron mutlu oldu hem de çalışan. Ve size olan güvenleri arttı. Bu yılda 15 gün bir kumsalda denize girmeye tercih edilmez mi?
Burada da örnekleri çoğaltmak mümkün ama gelelim en büyük örneğe. M. Kemal Atatürk. Kendi hayatını hiçe saydığı
tartışılmaz bir gerçek. Yaptıklarını yazmaya gerek yok. Sosyal medyada siz de görmüşsünüzdür.
Atatürk; hiç sinemaya gitmedi, hiç … yapmadı, hiç … görmedi, vb. gibi duygulu sözler dolaşıyor. Ama sonuç.
Sonuç ortada. Muhtemelen Atatürk'ün de bu sonuçtan aldığı haz, yeni dünya düzenindeki "hayatı kaçırmaya" sanırım değmiştir.
Bu
arada şunu da belirtmeden geçmeyelim. Koskoca Atatürk bile bu yoğun hayatında,
kaç kitap okudu? Kaç kitap yazdı? Hangi dilleri biliyordu? Florya plajında
denize girdiğinde kim vardı yanında? Arkadaşları ile sohbet etmedi mi? Arkadaşları
ile akşam yemeği yemedi mi? Bu soruların cevaplarına baktığınızda, kendisini
geliştirmek için yaptıklarını da göreceksiniz. Hayattan zevk almasını bilmek
lazım belki de. Ya da hayatı kaçırmamak nedir? Nasıl değerlendirilmelidir?
Dolayısıyla,
hayatı kaçırmak da kaçırmamak da sizin elinizde. Yeni dünyanın bu safsatasına
kanmamak gerek. Çünkü hayatı kaçırmamak için, üretmekten, kendinizi geliştirmekten
uzaklaşmaya gerek yok. Hepimiz biliyoruz ki bu teknolojik çağda hayatı kaçırmak
neredeyse imkansızlaştı.
Bu arada başkalarının laflarını da boş verin. Siz "hayatı kaçırırken" yaptığınız şeyden memnun musunuz? Artıları ve eksileri yazdığınızda artılar ağır basıyorsa, gerisi teferruattır. Başkaları film seyrederken, bir ağaç gölgesinde ruhunu dinlerken, siz yaptığınız şey sonucunda elde ettiğiniz ile birilerine faydalı olacak, bir şeye çare olacaksanız, varsın hayat kaçsın.
Yeter
ki, hırslarınıza yenilmeyin. Paylaşmayı bilin ve içinizde iyilik olsun. Hayat
kaçmaz. Hayat her şeye rağmen, her şartta akmaya devam eder. Önemli olan sizin, hayatta nerede yer alacağınız ve aldığınız konumun sonuçları kime, neye, ne
kadar faydalı.
Seyahat
edemediniz, şu ülkenin meşhur etini yiyemediğiniz, çocuğunuzun başını her gün
okşayamadığınız için hayat kaçmaz.
Hayat;
iyi insan olmadığınızda, insana saygınız olmadığında, eşinize, çocuğunuza iyi
davranmadığınızda, örnek olmadığınızda, iyi bir aile içi eğitim vermediğinizde,
şiddeti hayatınıza dahil ettiğinizde, kadına saygı duymadığınızda, sekiz buçuk
milyar insandan biri olduğunuzu unutup, sadece kendiniz için yaşadığınızda, bencil
olduğunuzda, toplum için bir şey yapmadığınızda, dünya kaynaklarını doğru kullanmadığınızda, başkasını düşünmediğinizde, kaçar.
Hayatı kaçırmayın...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder